Benim Sinemalarım 2

Ankara’ya ilk taşındığımızda, sene 1969’du ve ben Neşe İlkokulunda üçüncü sınıfa gidiyordum. Tunalı Hilmi Caddesi üzerinde, Kavaklıdere, Lale ve Talip Sinemaları vardı. Her ne kadar o yıllarda Ankara Sinemaları entelektüel olma adına Avrupa’nın seyirciye pek de ilginç gelmeyen filmlerini alma eğilimindeydilerse de, bu yıllarda Kavaklıdere Sineması’nda, “Love Story”yi, Arı Sineması’nda “Waterloo’yu, Dedeman’da da, “Butch Cassidy and the Sundance Kid’i/Sonsuz Ölüm”ü izlediğimi hatırlıyorum. Kanundan kaçan Steve Mc. Queen ile Robert Redford, filmin son sahnesinde sıkıştırıldıklarını anlayınca kurşunlara karşı koşmayı tercih ederler. Ancak, görüntüde öldüklerini görmeyiz. Görüntü dondurularak sepya efekti ile (kahverengi) verilir. Bu son sahne, sinemada ölümsüzleştirme ve yüceltmenin en önemli örneği olarak kabul edilir. Filmin Türkçe ismi olan “Sonsuz Ölüm” de işte buradan ilham alınarak uydurulmuştur!

Ben bu filmi, kardeşim cezalı olduğu için tek başına seyrettiğimi, antrakt’ta da frigo-buz yetiğimi hatırlıyorum. Bir de Talip Sineması’nda, orta birinci sınıfta, Mersinli Roger Vadim’in “Ve Tanrı Kadın’ı Yarattı”dan sonra en çok bilinen filmi “Barbarella”yı seyrettikten sonra eve gelip odamı süpürdüğümü hatırlıyorum. “Şu anı hayatım boyunca unutmayayım” dedim kendi kendime ve hiç unutmadım.

Kavaklıdere Sineması, yaz aylarında 1935ler’in Errol Flyn’lı korsan filmlerini de gösterirdi ve sinemanın içinde Pervin Par’ın çiçekçi dükkanı vardı. Tüm Tarkan Filmleri’ni Küçükesat’daki Kızılırmak Sineması’nda seyrettim. Eva Bender’li bu filmler bir neslin ilk uyanışlarıdır. O sırada bizimle kalan kuzenim Deniz, Beyza Başar’ı bu filmlerden çok beğendiği için kızını ismini oradan almış. 

Orta öğrenimim, İzmir’le Ankara arasında mekik dokuyarak geçti. Öyle ki, her sene başka şehirde okuduğumu söyleyebilirim. Ankara’da Akün Sineması 1975 yılında perdelerini Ankara izleyicisine açtı. İyi film arayışında olduğu için bir yıl süreyle yalnızca “Hababam Sınıfı”nı gösterdi. Canımız sıkılınca “Hababam’a gidelim” derdik. Ben bu sinemada “Tommy” müzikalini seyretmiştim ki, sinemanın ses sitemi bu önemli Rock

Müzikalini kaldırabilecek düzeydeydi. Ankara’da bulunduğum dönem, entelektüel yapılanmamın oluştuğu, Fransız Sineması’nın da seyrek dokulu bütün filmlerini seyretmek zorunda kaldığım bir dönemdir. Alain Delon yarım saat yan bakar, Jean Gabin yarım saat bakar, Simone Signore de bir bakar, film biter! Neyse ki, Fransa’ya ambargo konulunca, bu filmler ithal edilmez oldu.

İZMİR'DE YENİ SİNEMALAR

İzmir’e yeniden taşındığımızda, 70ler’in ikinci yarısıydı. Çınar Sineması yeni açılmıştı ve Konak’ta olduğu için İzmir’in tüm semtlerden izleyici çekerdi. Ben bu sinemada, Belmondo ve Raquel Welch’in başrolü paylaştıkları ve bir dublörün hayatını anlatan ’Animal/Hayvan” filmini bir de Coppola’nın “Apocalyse Now/Kıyamet”i seyrettiğimi hatırlıyorum. İzmir Sineması’nda ise bu dönemde Ursula Andres gibi vamp yıldızlarının beğeni toplayan filmleri gösterilirdi. Catherine Deneuve’nin başrolünü oynadığı “Gündüz Güzeli” filmi, İzmir Sineması’na, sansür nedeniyle yapıldıktan çok sonra gelmişti. Noyan bir ağabey bulmuş, “biz bu filme açık film gözüyle bakarken, o üst düzey sanat filmi gözüyle bakıyor” demişti.

Açıkhava sinemaları, ilginç bir şekilde yetmişlerin hemen sonuna kadar dayandı. Luis De Funes’den (“Daldaki Otomobil”, “Plaj Jandarması”, “Cimri”) Orhan Gencebay’a, Yılmaz Güney’den (“Arkadaş”) Tarık Akan’a (“Baraj”) kadar farklı oyuncuların farklı tür ve anlayıştaki filmleri bu sinemalarda gösteriliyordu. Değişmeyen tek şey, aynı anda beş Cincibir’i birden açan kantincilerdi. Gerek Açık-hava sinemaları, gerekse yerleşik sinemalar,12 Eylül’e giden yolda aile sinemaları özelliklerini çoktan kaybettiklerinden, zamanla birer birer kapandılar.

1980ler’in ilk yıllarında, İzmir’de sinemalar kimsenin uğramadığı, bomboş salonlardı. Sinema, bu yıllarda film izlemek için değil, özellikle, henüz şehrin merkezinde olan Ege Üniversitesi öğrencileri gibi serbest vakti olanlarca vakit geçirmek için gidilen bir yerdi. Televizyon ve Video gittikçe yaygınlaşmış, sinemalar boşalmıştı. Bilet fiyatları belediye tarafından sabit tutulduğundan sinemalar iyi filmleri alamıyor, alsalar da müşteri bulamıyorlardı. Bir keresinde, akrabam Serdar Esen’le birlikte, Çınar Sinemasına, ünlü fotoğrafçı David Hamilton’un yönettiği ve ‘danıştay kararıyla’ oynayan “Yazın Gölgeleri” filmine gittim. David Hamilton’un grenli ve koyu tonları, projeksiyon makinasının içindeki ışık kaynağının tükenmişliğiyle birleşince perdeye çamur gibi bir görüntü yansımıştı. Ben de, Serdar’ı David Hamilton’un bunu sanat için yaptığına ikna edememiştim. İktisat Fakültesi’nde okuduğum bu dönemde, okulun karşısındaki İzmir Sineması’na pazartesi günleri ilk seansta gider, filmleri makaslanmadan önce seyrederdim. John Landis’in “Londra’da Bir Amerikalı Kurt Adam”ını ve çok sevdiğim Miu Miu’nun bir filmini burada seyrettim.

Steven Spielberg’in başını çektiği genç sinema, Amerika’da sinema salonlarının kapanmasını engellemiş, tüm dünyada, sinema salonlarına bir ilgi uyandırmıştı. Türk Sineması’nın filmleri de bu apolitize dönemde evrilmiş, başarılı örneklerini vermeye başlamışlardı. Ertem Eğilmez’in vasiyet filmi “Arabesk” ve Alan Parker’ın “Missisipi Burning”i, 1980ler’in sonunda Konak Semti’nde izlediğim önemli filmlerdendir. Bu yıllarda, sinemaya gidilmesi birçok kurumca teşvik ediliyor, İzmir Film Festivali de, İzmir Sinema Günleri adıyla ilk gösterimlerini gerçekleştiriyordu. Esasen, Türkiye’de ilk film gösterilerinin yapıldığı İzmir ’de, iyi filmleri İzmir Seyircisi’ne gösterme eğilimi her zaman vardı. 1900lar’ın başında Ortadoğu ve Avrupa arasındaki konumuyla Show dünyasının en ünlü sanatçılarını konuk eden İzmir, tarihi boyunca İzmirliler’e seçme filmleri gösterecek bir grup hevesliyi her zaman barındırdı. “Amarcord”u Hatay’da terkedilmiş bir sinema salonunda, nasıl seyrettiysem, “Wanda Adında Bir Balık”ı da çalıştığım İhracaat şirketine yakın, Musevi Mezarlığı’nın oradaki Alaybey Sineması’nda, daha restore edilmemiş buz gibi ve dev salonunda izledim. İşin ilginci, çalıştığım şirket de eski bir sinema salonunun içinde kuruluydu! 

Gelelim 90lar’a… 90lı yıllar, Hollywood’un çöküş yılları olduğu için bu dönemde festivaller, sinema günleri ve Avrupa filmlerini izledik İzmir Sinemaları’nda. Bu gösterimler daha çok Kültür Merkezleri’nde olduğu için, Ticari sinemalar daha çok Hollywood filmlerini göstererek kendilerini tekrar ettiler. En son “Titanic”i seyrettiğim Çınar Sineması’nda 90lar’ın sonunda. Ne haldeydi o sinema öyle? Aynı yaşlanmış ama bakımsız kalmış kadınlar gibi… Ticari Sinemalar arasında bakımlı olan tek bir tanesi, 90lar’ın başında Amerikalılar’dan henüz devir alınan Karaca idi. 94 yılında orada “Yedi” filmini izlemiştim. Ne muazzam ses sistemiydi o!

Sanat filmlerine gitme geleneği, İzmirli Sinemaseverlerce 90lar’dan günümüze kadar sürdürüldü. Artık filmler, televizyonda seyrediliyor. Televizyon, kendisi için film yapan Netflix gibi kanallarla tekrar altın çağını yaşamaya başladı. Tabii, bu medyalar için yapılan filmler gerçek sinemaseverin izleyebileceği türden değil. Ben iyi filmleri, gösterimlere son verene kadar DESEM’de seyrettim. Aynı kalitede filmleri de festivallerde ya da DVD’de rastladıkça seyrediyorum.

 

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yapılmamış.İlk yorum yapan sen ol...

Yorum Yap

Bu Alan Boş Bırakılamaz
Bu Alan Boş Bırakılamaz
Yorum Yapma Şartlarını Kabul Etmediniz